2 Eylül 2013 Pazartesi

SOSYAL BİLİM NEDİR ve SOSYAL HİZMET DEDİĞİMİZ KAVRAM NE İŞE YARAR

SOSYAL BİLİM NEDİR ve  SOSYAL HİZMET DEDİĞİMİZ KAVRAM NE İŞE YARAR
SOSYAL HİZMET UZMANI NE YAPAR GÖREVLERİ NELERDİR

Yapmamız gerekeni bize gösteren bir el kitabımız yok. Yardıma ihtiyacı olmayanlardan başkasına arka çıkmayan bir piyasa düzeni içinde sadece özgürlüğün kokusunu alma yeteneğimiz ve Don Qijote olma potansiyelimiz var.

Uygarlık tarihimizin bir çok geniş bir kesiti mücadeleler tarihidir. Sosyal hizmetlerin tarihi ise iktidarların stres topu olması gerçekliğidir. Hatta sosyal hizmetler, devletlerin toplumlara karşı tek sorumluluk alanlarıdır da diyebiliriz. Bu realite, sosyal hizmetlerin üretildiği ilk günden beri böyle olagelmiştir. Yani iktidar aygıtları çelişkilerinden arınmak için sosyal hizmetleri, psikolojik savunma mekanizmalarından olan mantığa büründürme yoluyla meşru kılınmaktadırlar. Hak ve özgürlüklerden bahsedildiğinde devletin meşruluğu nasıl tartışılıyorsa, sosyal hizmetler de iktidar aygıtlarının halk kitleleri arasında muhalif bir tepki doğmaması için geliştirdiği bir meşruluk göstergesidir. Her ne kadar bugün farklı bir noktaya evirilmişse de, sosyal hizmetler halen toplumsal tepkilerin önünü tıkayan bir anlayışa sahip.

Tarih ya da bir bütün olarak sosyal bilimler kurumların(yapıların) analizinden ibarettir.* Din, siyaset, iktidar, millet ve sınıf sosyal bilimlerin temel konularıdır. Toplumun en canlı dinamiği olması gereken sosyal hizmetler kendini özerk bir özne olarak kurumsallaştıramadığı için sosyal bilimlerin konusu olamamıştır. Bu önermenin doğruluğunu kanıtlayacak birçok örnek ülkemizde varlığını taze tutmaktadır. 81 ilin ezici çoğunluğuyla il sosyal hizmetler müdürü tesadüftür ki ilahiyat kökenlidir. Bu da ülkemizde sosyal hizmetlerin halen dini bir vecibe olarak algılanmasını güçlendiriyor.

Mevcut bilimlerde kurumsallaşmayan (özerk olarak) dinamiklerin, dili, tanımları, varlıkları görülmüyor. Bunlar var olan egemen kurumların tanımlamaları ile tanımlanmış, onların diliyle konuşmuş, geleneksel kurumların yedekleri olmaktan kurtulamamıştır. Yani içinde bulunduğu toplumsal grubun, hareketin, örgütün tanımlamasını çoğu zaman kabul etmiştir. Kendi özgünlüğünü, kendi doğasını kendisi tanımlamamıştır. Hep dışardan birileri onu tanımlamıştır. İşte bu nedenle sosyal hizmetler meşru biri bilim/meslek değildir.

Sosyal bilimlerin klasik mantığı, toplumsal sorunlara bakış açısı, gerek bu sorunları problematize ederken, gerekse çözüm sunarken çok ciddi felsefi, sosyal-siyasal kaymalar yapar. (ülkemizde sosyal hizmet diye dağıtılan kömür, beyaz eşya ve çeyiz sandıkları gibi) Bu kaymalar da sorunların çok ciddi bir boyutunu teşkil etmektedir. Bütün bu kaymalar ya da bilim adına yapılan yanılsamaların temel nedeni şudur: iktidar merkezli bilim anlayışı. İktidardan kopuk ya da iktidar karşıtı bir bilim geleneği ne yazık ki oluşamadı. Platon ya da Aristoteles ne kadar felsefe tarihinde anlatılıyorsa bir o kadar hatta daha fazlası devlet-iktidar tarihinde anlatılır. Tarih bilimi, milliyetçiliği ya da ulus-devlet iktidarını ortaya çıkarmadı, tersine milliyetçi ulus-devlet iktidarı tarihi yaygınlaştırıp, tarih bilimine saygınlık kazandırdı. Hakeza sosyoloji de Fransız Devrimi sonrasında oluşan burjuva iktidarının ihtiyaçları sonucudur. Bilimi kurumsallaştıran, güç sahibi yapan dolayısıyla aygıtlaştıran iktidar olduğu için, bilim, iktidarın her isteğine boyun eğmiş, saygıda kusur etmemiştir. Bundan dolayı da sosyal bilimler daha çok kurum analizidir. Sokağa sırtını çevirmiş, yüzünü ise iktidar aygıtlarına(kurumlarına) dönmüştür.
Nietzsche, uygarlığın mevcut düşüncesinde iktidara uzak durabilen nadir kişilerdendir. Bundan kaynaklı iktidarların resmi ders kitaplarında en az bahsedilen kişidir. En az bahsedildiği gibi topluma veba gibi gösterilmiştir.

Bir başka nokta ise, iktidar mantığından kaynaklı sosyal bilimler sorunları sürekli gerginlik üzerine kurgulanma istenci ve sorunlara olan bağımlılığıdır (Birkaç yıl önceye kadar da ülkemizde TVlerde bol bol gösterilen aç insanların önüne atılan makarna torbaları için birbirini ezenlerin trajedisi gibi).

Foucault, bir iktidar aygıtı olarak Tıp'ı analiz ederken hastalıkların tıp'a olan ihtiyacından çok, kurumsallaşmış tıp mekanizmasının hastalıklara duyduğu ihtiyaç ve kendi popüler varlığını sürekli canlı tutmak için hastalıkları yaratma potansiyelinden bahseder. Kısacası iktidarın izdüşümleri ya da meşrulaştırıcı aracı olarak sosyal bilimler(sosyal hizmetlerin bilgi temeli olan sosyal bilimler), iktidarların direktifiyle ilk önce zihinde ve teoride yapay sorun üretir (işsizlik sorunu ile işi olanların birçok yasal hakkından vazgeçmesi gibi), bu yapaylığı düşünce zemininde işleyerek toplumu buna ikna ettirir, toplumu bu yapaylık temelinde taraflara ayırıp çatışma haline getirdikten sonra gerisi yani fiziksel müdahale aşamasını da iktidara havale eder.

Toplumun kendisi zaten bir karmaşa bütünüdür. Ama bu karmaşanın çok geniş düzlemlerde bir düzeni vardır. Yani kaosun nasıl kendi doğasına göre bir yasası varsa ve bu yasa içinde hareket ediyorsa, toplumda öyledir. Toplumun bu çok sesliliği ve bu doğasını korku kaynağı olarak okumak, düzen adına toplumu dallara, budaklara ayırmak bir iktidar hastalığıdır. Toplumun bu karmaşa hali çok renklidir, hiçbir iktidarın kontrol edemeyeceği kadar karmaşa ve renkliliktir. Ne burjuvazinin sanayi toplumu kadar kentli, ne ulus-devletin toplumu kadar birbirine benzeyen tekçi, ne de sınıfsal analizlerin ön gördüğü gibi katı sınıfsaldır.
Sosyal bilimler dolayısıyla da sosyal hizmetler yukarda ki bilgiler ışığında ele alınırsa mevcut bilimlerin kavramsal şizofreniyi nasıl hortlattığını ve bunu mantığa büründürme şeklini anlayabiliriz. Peki, sosyal hizmet uzmanı denilen uygulayıcı bu konunun neresinde? Bence tam ara noktada, yani sosyal bilimciler ile toplum arasında bir yerde. Sosyal hizmet uzmanının hizmet ettiği şey ise toplum değil, tam anlamıyla iktidar aygıtlarıdır. Bugün pratikte birçok il sosyal hizmet müdürlüklerinde çalışan sosyal hizmet uzmanları deyim yerindeyse kırtasiyecilik yani getir-götür işleriyle ve dönemin hâkim siyasal görüşünün müridi olmak zorunda bırakılıyorlar. Sosyal hizmetler her seçim döneminde lastik gibi çekiştirilen yasal düzenlemeler ve yerel yönetimler yoluyla oy çekme taktiği olarak toplumun algısına yerleştiriliyor. Hatta daha da ileri gidersek birçok siyasal yapı iktidar olmak adına en çok bu alanı kullanmaktadır. Şimdiki mevcut hükümetin başbakanı bizzat sosyal hizmetlerin kullanılmasıyla ile belediye başkanlığından başbakanlığa halk tarafından terfi edilmiştir. Oysa anayasamızın 2. maddesinde belirtildiği gibi "Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk Devletidir." Lakin halka öğretilen çaresizlikle ve açlıkla terbiye kuramı anayasanın bu maddesi bizzat yok sayılmaktadır.
Elinde gücü bulunduranın en büyük maşası haline gelen sosyal hizmetler bu yazgısından ancak ve ancak yine anayasanın 5. maddesinde yer alan "Devletin temel amaç ve görevleri, Türk Milletinin bağımsızlığını ve bütünlüğünü, ülkenin bölünmezliğini, Cumhuriyeti ve demokrasiyi korumak, kişilerin ve toplumun refah, huzur ve mutluluğunu sağlamak; kişinin temel hak ve hürriyetlerini, sosyal hukuk devleti ve adalet ilkeleriyle bağdaşmayacak surette sınırlayan siyasal, ekonomik ve sosyal engelleri kaldırmaya, insanın maddî ve manevî varlığının gelişmesi için gerekli şartları hazırlamaya çalışmaktır." Vurgusuna dayandırarak kurtulabilecektir. Sosyal hizmetler sadece bu şekilde kendini doğru bir temelde gerçekleştirebilecektir. Burada bizzat Sosyal hizmet uzmanına çok ama çok büyük sorumluluklar düşmektedir. En temelde de Türkiye'de yaşayan yardıma gereksinimi olan herkese aynı mesafede ve aynı ölçüde yardım etmektir.

YARARLANILAN KAYNAKLAR:

Sosyal Bilimleri Açın
Immanuel Wallerstein Çeviren: Şirin Tekeli
Metis Yayınları; Siyasal Bilimler;

Cogito 25. sayısı,YKY, Kış 2001

Özgürlüğün Ekolojisi Hiyerarşinin Ortaya Çıkışı ve Çözülüşü
Murray Bookchin; Çeviren: Alev Türker
Ayrıntı Yayınları; Çevrebilim ;
İstanbul , 1994,

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder